Kayseri’de Bir Kış Akşamı
Kayseri’nin kışı sert olur derlerdi, ama ben sertliğin sadece havada olmadığını bu şehirde büyürken öğrendim. İnsanların bakışında, suskunluğunda, yarım bırakılmış cümlelerinde de bir soğukluk vardı. 25 yaşındayım ve hâlâ bazı akşamlar pencerenin kenarına oturup dışarıyı izlerken içimde tarif edemediğim bir ağırlık hissediyorum.
O akşam yine kar ince ince yağıyordu. Sokak lambasının altında dönen beyaz taneler, sanki bir şeyleri temizlemeye çalışıyordu ama başaramıyordu. Masamda açık duran defterime uzun uzun bakıyordum. Yazmak istiyordum ama hangi kelimeyi seçsem eksik kalacakmış gibi geliyordu.
O gün kalbim kırılmıştı. Basit bir şey değildi aslında; bir insanın bir başka insana bakıp hiçbir şey hissetmemesi, ya da hissettiğini söylememesi… belki de en çok bu yoruyordu beni. Defterin sayfasına sadece tek bir cümle yazabildim:
“İnsan neden en çok sevdiği yerde yalnız kalır?”
Kalbimde bir sıkışma vardı. Sanki içimde bir şey sertleşmişti. Ve o an kendi kendime sordum: Kalbi ne yumuşatır?
Suskunluğun İçinde Büyüyen Duygular
Çocukluğumdan beri duygularımı saklamam gerektiğini öğrendim. Kayseri’de büyürken güçlü olmak bir zorunluluk gibiydi. Ağlamak bile bazen “boş iş” sayılırdı. Ama ben yine de ağlardım. Gece herkes uyurken yastığa yüzümü gömüp sessizce…
Babamın sesi hâlâ kulağımda:
“Hayat herkese yumuşak davranmaz.”
O zamanlar bunu bir öğüt sanırdım. Şimdi ise bir uyarı gibi geliyor. Çünkü gerçekten de hayat yumuşak davranmıyor. Ama belki de mesele hayatın sertliği değil, bizim kalbimizi nasıl tuttuğumuz.
O gece defterimi kapatmadan önce bir şey daha yazdım:
“Belki de kalp, en çok anlamaya çalışırken yumuşar.”
Ama buna kendim bile tam inanmadım.
Bir Sokak, Bir Simit ve Küçük Bir Karşılaşma
Ertesi gün dışarı çıkmak zorunda kaldım. Hava hâlâ soğuktu. Ellerim cebimde yürürken şehrin sabah telaşını izledim. İnsanlar acele ediyordu, kimse kimseye bakmıyordu. Sanki herkes kendi içine kapanmış bir dünyada yaşıyordu.
Köşedeki simitçiden bir simit aldım. O an fark etmediğim küçük bir detay vardı: Simitçi amca bana fazladan bir parça verdi. “Bugün soğuk, iyi gelir” dedi sadece.
Basit bir cümleydi. Ama içimde bir şey kıpırdadı. Teşekkür ettim, yürümeye devam ettim.
O an düşündüm: Kalbi ne yumuşatır?
Belki büyük olaylar değil… belki böyle küçük, kimsenin önemsemediği anlar.
Sokakta yürürken bir banka oturdum. Simidi yerken insanları izledim. Bir kadın çocuğunun elini sıkıca tutmuştu. Çocuk düşmemek için çabalıyordu ama kadın onu daha çok sıkıyordu. O sahne bana çok tanıdık geldi. Hayat da bazen böyleydi; düşmemek için sıkıldıkça daha çok acıtıyordu.
Ve içimdeki sertlik biraz daha çatladı.
Geçmişin Gölgesi ve Kırılgan Anılar
O gün eve döndüğümde eski fotoğrafları çıkardım. Tozlu bir kutunun içinden çıkan yüzler bana başka bir hayatı hatırlattı. Daha az kırgın, daha çok umutlu bir beni…
Bir fotoğrafta annem gülümsüyordu. O gülümsemenin içinde öyle bir sıcaklık vardı ki, insanın içini eritiyordu. Annem hep derdi:
“İnsan kalbini yumuşak tutmalı, yoksa kendi içinde kaybolur.”
O zamanlar anlamazdım.
Şimdi ise her kelimesi ağır bir anlam taşıyor.
O fotoğrafa uzun uzun baktım. İçimde bir şeyler çözüldü. Ama bu çözülme acı veriyordu. Çünkü bazı yumuşamalar huzur değil, hatırlama getiriyordu.
Defterimi tekrar açtım ve yazdım:
“Belki de kalbi en çok hatıralar yumuşatır. Ama aynı zamanda en çok onlar acıtır.”
Bir Hastane Koridorunda Değişen Bir Şey
Bir hafta sonra teyzemi ziyaret etmek için hastaneye gittim. Uzun koridorlar, beyaz ışıklar ve sessiz adımlar… Hastaneler her zaman insana hayatın kırılganlığını hatırlatır.
Teyzem yatağında yatıyordu. Gözleri yorgundu ama beni görünce hafifçe gülümsedi. Elini tuttum. O an fark ettim; insan dokununca bazı şeyler değişiyor. Kelimeler değil, sadece temas.
Teyzem fısıldadı:
“Kalbin var ya… onu çok sert tutma.”
Bu cümle beni sarsmadı, daha çok içine çekti. Çünkü aynı şeyi daha önce annem de söylemişti. Sanki hayat bana sürekli aynı mesajı farklı ağızlardan veriyordu.
Koridorda yürürken duvara yaslandım. Bir an nefes almak zorlaştı. İçimde biriken her şey bir çıkış arıyordu.
Ve tekrar sordum kendime:
Kalbi ne yumuşatır?
Belki de kayıplar… belki de korkular… ya da birinin sana dokunup hiçbir şey istemeden sadece yanında kalması.
Defterin Sayfalarında Dönüşüm
O gece eve döndüğümde defterimi açtım. Sayfalar artık sadece düşüncelerle dolu değildi, sanki yaşanmışlıklarla ağırlaşmıştı.
Yazmaya başladım:
“Bugün anladım ki kalp, tek bir şeyle yumuşamaz. Bir simitçinin küçük iyiliğiyle, bir çocuğun düşmemek için tutunmasıyla, bir hastane odasında fısıldanan bir cümleyle… Hepsi bir araya gelir ve insanın içindeki sert duvarı yavaş yavaş çatlatır.”
Ama yine de tam emin değildim. Çünkü bazı kırılmalar hemen iyileşmezdi. Bazıları sadece şekil değiştirirdi.
Pencereyi açtım. Soğuk hava içeri doldu. Ama bu sefer rahatsız etmedi beni. Aksine, içimdeki ağırlığı hafifletmiş gibiydi.
İçimde Yumuşayan Şey
Günler geçti. Hayat aynı hızında devam etti. Ama ben artık bazı şeyleri daha farklı görüyordum. İnsanların yüzüne biraz daha dikkatle bakıyordum. Gülümsemelerin ardındaki yorgunluğu fark etmeye başlamıştım.
Bir gün yine yürürken küçük bir çocuk yanıma yaklaştı. Elinde düşürdüğü bir oyuncak vardı. Eğilip onu yerden aldım. Çocuğun gözlerindeki sevinç bana tuhaf bir şey hissettirdi. Sanki içimde uzun zamandır kapalı olan bir kapı aralanmıştı.
O an çok net hissettim:
Kalbi ne yumuşatır?
Belki de cevap tek bir şey değil… hayatın kendisiydi. Yaşadıkların, gördüklerin, dokundukların, kaybettiklerin ve kazandıkların.
Hepsi bir araya gelip insanın içindeki sertliği yavaş yavaş eritiyordu.
O gece defterime son bir şey yazdım:
“Kalp, kırıldıkça değil… hissedildikçe yumuşuyor.”
Ve ilk defa bu cümle bana doğru geldi.