Temel Bilişim Teknolojileri Üzerine Felsefi Bir İnceleme
Giriş: Teknolojinin Çıkmazı
Bir sabah uyandığınızda, her şeyin bağlı olduğu dijital dünyaya bir adım daha atmak zorunda kalıyorsunuz. Telefonunuzun ekranı, akıllı saatinizin bildirimleri, evinizin akıllı cihazları, sosyal medyada geçirdiğiniz saatler… Her şey birbirine bağlı, görünmeyen bir ağ üzerinden işlerken, bu teknolojilerin ne kadar derin, kişisel bir iz bırakacağını hiç sorguluyor muyuz? İnsanlığın bilgiye ve ona dair olan hakikatine ilişkin olan düşünceler, geçmişten günümüze sürekli bir dönüşüm içinde şekillendi. Bu dönüşümde teknolojinin rolü, ontolojik, epistemolojik ve etik açılardan birçok soruyu gündeme getirmektedir.
İçinde yaşadığımız dijital çağda, temel bilişim teknolojileri (TBT), bireysel ve toplumsal düzeyde benliğimizi, değerlerimizi ve dünya görüşümüzü yeniden tanımlamamıza neden olan bir araç haline gelmiştir. Bu yazıda, TBT’yi felsefi bir perspektiften ele alacağız. Başlangıçta temel bir soruyu soralım: Teknoloji insanın bilgiye yaklaşımını, ahlaki değerlerini ve varlık anlayışını nasıl şekillendiriyor? Bu soruya yanıt ararken, etik, epistemoloji ve ontoloji gibi felsefi alanlardan faydalanacağız.
Teknolojinin Etik İkilemleri
Teknolojinin etik boyutları en az ontolojik ve epistemolojik boyutları kadar önemlidir. Burada söz konusu olan, teknoloji ile insanların yaşamları üzerinde şekillenen sorumluluklar ve değerlerdir. Teknolojinin kullanımı, çoğu zaman iyi ya da kötü olarak kategorize edilebilecek bir olgu değildir. Fakat bu teknolojiler, özellikle dijital platformlar ve yapay zekâ (YZ), toplumsal ilişkileri, iş gücünü, hatta insanların bireysel kimliklerini dönüştürmektedir.
Örneğin, Facebook, Google ve benzeri platformlar, kullanıcılarının verilerini toplar, analiz eder ve bunu ticari amaçlar doğrultusunda kullanır. Bu verilerin mahremiyetine dair etik bir soruya rastlıyoruz. Burada önemli olan, insanların özgür iradeleri ile topladıkları verilerin paylaşılmasının ahlaki açıdan doğru olup olmadığı sorusudur. Teknoloji, bireylerin kişisel verilerine sahip olma hakkına karşı etik bir tehdit oluşturuyor mu? Yapay zekâ ile alakalı etik sorunlar da oldukça geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Örneğin, yapay zekâ ile yapılan öngörüsel analizler, bireylerin yaşamları üzerinde büyük bir etkisi olan kararlar alırken, bu algoritmaların şeffaf olup olmadığı, nasıl çalıştıkları, hangi değerler üzerinden şekillendikleri önemli sorular arasında yer almaktadır.
Felsefi bir bakış açısıyla, etik üzerine düşünürken Kant’ın “kategorik imperatif” anlayışını hatırlamak yerinde olacaktır. Kant’a göre, bir eylemi doğru kılan şey, o eylemin, evrensel bir yasa haline gelebilecek bir prensibe dayanmasıdır. Günümüz teknolojileri, bu ilkelerden saparak bireylerin mahremiyetini hiçe saymakta, bazen de toplumsal çıkarlar uğruna bireysel haklar ihlal edilmektedir.
Epistemolojinin İzinde: Bilginin Doğası
Bilgi, yalnızca verilerin toplanması değil, aynı zamanda bu verilerin anlamlı bir şekilde işlenmesi ve doğru bir biçimde kullanılmasına dair derin bir felsefi mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Epistemolojik bir açıdan, teknoloji, insanın bilgiye olan yaklaşımını yeniden şekillendirmektedir. Her gün karşılaştığımız dijital içerikler, algoritmalar ve yapay zekâ, bilgiye erişimimizi kolaylaştırırken, bilgiye dair algımızı da dönüştürmektedir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Dijital ortamda sunulan bilgi ne kadar doğru ve güvenilirdir? Ya da bir başka deyişle, dijital dünyanın sunduğu bilgiye ne kadar güvenebiliriz?
Dijital çağda, bilginin değeri, hızla paylaşılan verilere ve içeriklere dayanmaktadır. Ancak bu bilgi, çoğu zaman doğruluğundan şüphe edilen, manipüle edilmiş ya da eksik olabilir. Burada Jean Baudrillard’ın “simülakr” anlayışını hatırlamak gerekir. Baudrillard’a göre, teknolojinin bir ürünü olarak simülasyon, gerçekliği yerinden eder ve ona alternatif bir “gerçeklik” sunar. Örneğin, sosyal medya platformlarında gördüğümüz içerikler, gerçek hayattan kesitler sunmaktan çok, insan algısının oluşturduğu ve bazen yanlış yönlendiren temsillerdir.
Bilginin doğasına dair tartışmalar, modern epistemolojinin en önemli meselelerinden biridir. Bu bağlamda, Michel Foucault’nun bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiye dair düşünceleri de dikkate değerdir. Foucault, bilginin yalnızca nesnel bir gerçeklikten ibaret olmadığını, aynı zamanda güç ilişkilerinin bir ürünü olduğunu savunmuştur. Dijital çağda, bu güç ilişkileri giderek daha görünür hale gelmektedir.
Ontolojik Değişim: Teknoloji ve Varlık Anlayışı
Ontoloji, varlık ve varlıkların doğası ile ilgilenen bir felsefe dalıdır. Teknolojinin ontolojik boyutu, insanın kendisini ve dünyayı algılayış biçimlerini değiştiren, zamanla birlikte varlık anlayışını dönüştüren bir etkendir. Teknoloji, insanın varlık anlayışını, doğayla olan ilişkisini ve kendi kimliğini algılayış biçimini dönüştürmektedir. Dijital dünyada varlık, fiziksel dünyadan bağımsız olarak sanal bir varlık alanına taşınmaktadır. İnsanlar, çevrimiçi ortamlarda kimliklerini oluştururken, gerçeklik ve sanallık arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşmaktadır.
Heidegger’in varlık üzerine olan düşünceleri, bu bağlamda dikkatle incelenmelidir. Heidegger, teknolojinin insanın dünyadaki varlık durumunu yeniden şekillendirdiğini savunur. Teknoloji, Heidegger’e göre, insanları “olduğu gibi” var olmaktan ziyade, sürekli bir şeyleri “yapma” durumuna iter. Bu, insanın “olma” anlayışını, sürekli bir “yapma”ya dönüştürür. Teknoloji, insanları sürekli olarak varlıklarını üretmeye, yeniden inşa etmeye zorlar ve bu da varlığın anlamını karmaşıklaştırır.
Sonuç: Teknolojik Evrim ve Felsefi Arayış
Teknoloji ile insanlık arasındaki ilişkinin doğasını felsefi açıdan incelediğimizde, her üç perspektiften (etik, epistemoloji, ontoloji) de derinlemesine sorular ortaya çıkmaktadır. Teknolojinin gücü, bireylerin özgürlüğü, bilgiye ulaşma biçimleri ve varlık anlayışlarını dönüştürmekte, ancak bu dönüşüm beraberinde etik ikilemler, bilgiye dair belirsizlikler ve varlık anlayışını sorgulayan yeni paradigmalar da getirmektedir.
Sonuçta, temel bilişim teknolojilerinin etkisi altında kalan insanlık, sadece bir araç kullanıcısı olmaktan öte, bu teknolojilerin sunduğu imkanlarla kendi varlıklarını, bilgilerini ve değerlerini yeniden şekillendirmektedir. Peki, teknoloji her açıdan bizi özgürleştiriyor mu, yoksa yeni tür bir köleliğe mi yol açıyor? İnsanlık, teknolojiyle daha bağımsız bir düşünme alanına mı kavuşuyor, yoksa teknolojinin sunduğu “gerçeklik” içinde kayboluyor mu? Bu soruların cevabı, bizi felsefi bir arayışa, insan olmanın en derin sorgusuna sürüklüyor.